Kendine Ait Bir Oda, benim bugüne kadar okuduğum kitaplar arasında en çok etkilendiğim kitaplardan biri. Virginia Woolf, bugün de hala beyaz yakalı kadınlar için geçerliliğini koruyan bu kitapı 1929 yılında yayınladı. Kitapta 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar kadınların toplumdaki yerini çok güzel kaleme almış. İngiltere’de kaleme alınan bu satırlar, şiddeti azalsa da çok fazla kadının hayatında büyük bir yere sahip.

Virginia Woolf Kendine Ait Bir Oda kitabında kadınlar hakkında yazılan kitapları inceliyor. 16. yüzyıla baktığında görüyor ki kadınlar hakkında yazılan kitapların tamamı erkekler tarafından yazılmış. Kadınlara ev işlerini yapmak, çocuk yetiştirmek, güzel ve bakımlı olmak gibi sorumluluklar yüklenirken bunların dışında kalan her görev erkeklere ait görülmüş. Tıpkı günümüz Türkiye’sinde de bir çok evde olduğu gibi.

İlerleyen yıllarda kadınlar içlerindeki yazma aşkını bastıramayınca kitap yazmaya başlamışlar. Ama bu kitapları kendi adları ile yayımlayamamışlar. Kitaplarda yazar adı olarak erkek adları yer almış. Bununla da kalmayıp kitapları da erkeklerin kaleminden çıkmış gibi yazmışlar. Bu kitaplar, sırf bir şeyler kaleme alabilmek adına yazılmış, erkek egemen toplum kurallarını kabul eden kitaplar.

Sonra Jane Austen, Emily Bronte gibi kadınlar çıkmış, Gurur ve Önyargı, Uğultulu Tepeler gibi kitaplarla tarihe geçmişler. Erkek egemenliğinin oldukça şiddetli, yaşam koşullarının oldukça zorlu olduğu o dönemlerde kadınlar adına çok büyük adımlar atmışlar.

Beyaz Yakalı Kadınlar ve Odaları

Kadının Kendine Ait Odası

Kadınlar kendilerine yüklenen misyonlar sebebiyle hep eşlerine, çocuklarına, aile büyüklerine bağımlıdır. Son zamanlarda büyük şehirlerde bu tutum kırılmaya başlansa da toplum gözünde kadının yeri için beyaz yakalı kadınlar hala büyük mücadeleler veriyor. O dönemde de kendine ait bir odaları olmayan, saatlerce kapanıp odaklanarak yazı yazamayan, kendilerini dinleyemeyen kadınlar, belki on dakikada bir bölünerek, hala geçerliliğini koruyan muhteşem eserler ortaya koymuşlar. Biz Dostoyevski, Shakespeare gibi yazarları baş tacı ediyoruz, ki etmeliyiz de. Eserlerinin kalitesi tartışılmaz ancak eser için ortaya konan emeği göz önünde bulundurunca bu kadınların, o zorlu koşullarda yazdıkları eserlerin çok daha önemli bir yeri var. Bu kitaplar yeteneğin çok ötesinde özelliklerin sembolü. Cesaret, baş kaldırı, özgürlük, inanç gibi duygular adına günümüzde de kadınların muhakkak Kendine Ait Bir Oda kitabını okuması gerektiğini düşünüyorum. Çaresiz hisseden, kadercilikle sadece önüne gelen hayatı yaşayan kadınlar için muhteşem bir tetikleyici.

Ne yazık ki Türkiye’de artan kadın cinayetleri, kız çocuklarının çok erken yaşta evlendirilmeleri, kadına yönelik şiddet, kadınların okuma oranları gibi konular hala çok üzücü oranlara sahip. Kadınların bir çoğunun kendine ait gelirleri yok, çalışsalar bile kazandıkları maaş kendilerine ait değil. Ne kendi hayatları üzerinde ne de yetiştirdikleri çocukların hayatları üzerinde bir söz hakları var. Virginia Woolf’un 16. yüzyılı anlatırken kullandığı ifadeler ne yazık ki 22. yüzyılda hala geçerliliğini koruyor.

Kitabı okuyunca metropollerde yaşayan beyaz yakalı kadınlar bu baskıları yok etmeyi başarmış ve özgürlüğünü tamamen elde etmiş gibi görünüyor olabilir. Belki artık hatrı sayılır sayıda kadının kendine ait bir odası vardır ve kendi gelirini elde ediyordur. Doğal olarak bunların hayatımıza pozitif katkıları oluyor ama hala gidecek çok yolumuz var. Hala kadınlara, erkekleri daha görkemli göstermek için varolan ayna muamelesi yapıyoruz. Buradaki dramatikliği bazı istatistiklere bakarak çok rahat görebiliriz.

İstatistiklerde Kadınlar

  • TÜİK 2017 İşgücü İstatistikleri sonuçlarına göre; Türkiye’de 15 ve daha yukarı yaştaki istihdam edilenlerin oranı yüzde 48 olup bu oran erkeklerde yüzde 67, kadınlarda ise yüzde 29 oldu.
  • Hanehalkı işgücü araştırması sonuçlarına göre; 2017’de şirketlerde üst düzey ve orta kademe yönetici pozisyonundaki kadın oranı yüzde 17,3. Kadın yönetici sayısının bu kadar az olması çok dramatik. Bu rakamların yanı sıra istatistiklere girmeyen, görmek, duymak, kabul etmek istemediğimiz bazı noktalar var ki bunlar da en az kadın yönetici oranı kadar acı.
  • YASED’in “Kadınların Üst Yönetimde Temsilinin Arttırılmasına Yönelik Uygulamalar ve Öneriler” adlı raporuna göre, Türkiye’de erkek ve kadın çalışanlar arasında %40’lara varan ücret farklılıkları mevcut. Avrupa Komisyonunun yapmış olduğu bir çalışmada günümüzde Avrupa ülkelerinde dahi %16’lara varan ücret farklılıkları bulunuyor.

Doğum İzni

Kadınların doğum iznine çıkması hala bir çok kadının kariyer hayatını baltalıyor. Yeni evlenen kadınlar çocuk yapıp doğum iznine çıkarsa diye iş görüşmelerinde eleniyor. Hamile kalan kadınlar kendileri işten ayrılsın diye mobbinge uğruyor. Kadın doğum iznindeyken bir alt pozisyondaki ya da eş pozisyondaki ekip arkadaşı terfi alıyor. Bazı işlere, kadın doğum yapar, izne ayrılır, çocuğuna bakarken işe konsantre olamaz gibi gerekçelerle erkek adaylar seçiliyor. Ne yazık ki bu konular konuşulurken mangalda kül bırakmayan koca koca şirketler açık açık dile getirmeseler de bunları uyguluyor.

Tabi ki bu trajik koşullarda biz beyaz yakalı kadınlar için umut ışığı olan şirketler de yok değil. Son zamanlarda bazı firmalar erkeklere de kadınlarla neredeyse eşit babalık izni veriyor. Böylece hem çocuk yetiştirmede babanın da en az anne kadar sorumlu olduğunu göstermiş oluyorlar hem de iş hayatında kadın ve erkeğe eşit haklar tanımış oluyorlar. Benim babalık izni verdiğini duyduğum firmalar: Hewlett Packard Enterprise, P&G, Microsoft Türkiye, Danone. Bunların yanı sıra doğum izni kadar olmasa da yasal haktan daha fazla izin veren markalar da var. Bunlar ise; Vodafone, eBay, Novartis, ING Bank. Annelere verilen izin kadar olmayan bu izinlerin de mevcut sistemde önemli birer adım olduğunu düşünüyorum, ancak iş hayatındaki kadın erkek eşitsizliğinin önüne geçmek için bundan daha büyük adımlara ihtiyaç var.

Kadın Olmak

Bazen sadece kadın olmak bile kariyer basamaklarının önündeki engel olabiliyor. İnsanların kadınlar hakkındaki kurguları bir çok kadının yerinde saymasına neden oluyor. İş ilişkilerinde erkeklerle ilgili söylentilerin çıkmaması bile erkeklerin çok daha kolay ilişkiler kurmasını ve ilişki ağını iş için kullanmasını sağlayabiliyor. İş dünyasını erkeklerin domine ettiği bir ortamda erkekler hızla ilişki kurabilirken kadınlar yanlış anlaşılmamak için kendilerini frenliyor. Çünkü ne yazık ki hala bir kadın samimi davrandığında flörtle karıştırıyoruz. Aklımızdan türlü türlü düşünce geçiyor. Bugün Linkedin’de bile neredeyse her gün kendilerine gelen taciz mesajlarından, iş görüşmesinde sorulan saçma sapan cinsiyetçi sorulardan bahseden kadınların paylaşımlarını görüyorum. Bunlar da hem beyaz yakalı kadınların kendi iş kollarındaki yükselmelerinin önünde engel oluşturuyor hem de bazı iş kollarındaki kadın oranını düşürüyor.

Kadının Toplumdaki Rolü

Avcı toplayıcı toplumlardan beri toplumun beynine kazınmış kodlarda, kadın ev işlerinden, erkekse ev dışındaki işlerden sorumlu. Zamanla kadınlar ev dışındaki işleri de yapmaya başladı, önce tarlada çalıştı sonra ise maaşlı işler yapmaya başladı. Bu dönüşüm olurken biz nasıl oldu da erkeği ev işlerine dahil edemedik? Bu yetmezmiş gibi ev işleri konusunda kendimize daha büyük yükler yükledik ve güzellik konusunu da biraz fazla abarttık. Şimdi ise bunlardan kurtulamayan, iyi ihtimalle akşam 18.00’e kadar çalışıp, eve geldiğinde de yemek ve temizlik gibi konularla ilgilenen, çocuğunun temel ihtiyaçlarını bile karşılayacak vakti olmamasına rağmen çocuğu ile güçlü bir bağ kurması gereken bir beyaz yakalı kadın figürü mevcut. Tabi ki tüm bunları yaparken güzel ve bakımlı olmayı da ihmal etmemeli ve kesinlikle hasta bile olmamalı. Evliliğini ayakta tutması, geçimsiz, boşanmış kadın etiketini almaması için de özen göstermesi gerektiğini söylememe bile gerek yok. Tüm bunlarla boğuşan kadının karşısında işten gelip televizyon karşısında oturan erkeklerin bunu nasıl yapabildiğini aklım hala almıyor. Aynı erkekler ertesi gün yöneticisi olduğu şirkete gittiğinde ekibindeki kadınların mesai yapmamasını eleştiriyor.

Beyaz Yakalı Kadınlar

Bunu sadece erkeklere yüklemek yanlış olur. Kadınlar da iş yerinde aynı acımasızlığı gösteriyor. Hatta bununla kalmayıp kadınların sinirlenme, gerilme gibi insani duygularını da elinden alıyoruz. Hafif diş gösteren kadın için hemen “muayyen gününde herhalde” gibi çirkin ifadeler kullanıyoruz. Hamile kalan kadının her tepkisini hormonlarına bağlıyoruz. Çocuğu olan kadını aklının işte olmadığı yönünde eleştiriyoruz.

Son yıllarda dilimize dolanan mobbinge kadınlar uzun yıllardır maruz kalıyor aslında. Kadının toplumdaki algısı nedeniyle kadına tüm hayatında uygulanan psikolojik baskı kadının kariyerini de büyük ölçüde baltalayan bir nokta. İşin kötü tarafı ise bu baskının kanıksanması, ne yazık ki kadınlar tarafından da yapılması ve bu nedenle çözüm için çok az adım atılması.

Bu konularda yazılabilecek çok detay var ama özetlemek gerekirse çözüm yine kadınlarda. Önce kadınlar olarak birbirimizi daha insaflı eleştirmeliyiz. İş hayatında birbirimize köstek olmak yerine birbirimizi desteklemeliyiz. Bunları yaptıktan sonra, bireysel olarak da hayatımıza bu kadar müdahale edilmesine izin vermemeliyiz. Oda ifadesi sembolik olsa da kendimize ait bir odamız olmalı. Sınırlarını bizim çizdiğimiz ve sınırları içerisinde ürettiğimiz. Görevlerimizi başkaları belirlemesin, biz belirleyelim. Hayatımızda olan erkeklere de bu görevlere saygı duymayı öğretmeliyiz. Bunu sadece eşimize değil, abi, kardeş, baba, çocuk kim varsa öğretmeliyiz. Bazen öğretmek yerine bize söyleneni yapmak kolay görünebilir. Gücünüzün farkında olun ve direnin. Jane Austen, Emily Bronte gibi kadınların sizden çok daha zor hayatları vardı ama onlar başardı. Siz de başarabilirsiniz 😉